Hastane English Ana Sayfa İletişim ÜBYS ÖBS ePosta Portal Personel Öğrenci Görevli X
Fakülteler Enstitüler Meslek Yüksekokulları Yüksekokul / Konservatuvar Araştırma Merkezleri Kütüphane
Üniversitemiz Yönetim Birimler Öğrenciler Bağlantılar Açıköğretim Kütüphane

Türk - Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi

Belgeler Işığında Ermeni Meselesi

TARİHİ BELGELERİN IŞIĞINDA ERMENİ SORUNU

T.C.
ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ
TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ ARAŞTIRMA MERKEZİ

 

 

TARİHİ BELGELERİN IŞIĞINDA 
ERMENİ SORUNU

 

Doç. Dr. Erol KÜRKÇÜOĞLU
Atatürk Üniversitesi 
Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkez Müdürü

 

 

Atatürk Üniversitesi Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma Merkezi
Tel       : 0442 231 15 09 - 231 15 03
Fax      : 0442 236 14 28
e-mail  : ekurkcuoglu@atauni.edu.tr
              mevlutyuksel@atauni.edu.tr

 

ERZURUM - 2010

 

“Ermeni Sorunu”, sadece Türk Dünyasının bir sorunu değil, Ortadoğu’da, Kafkasya’da çıkar ve emelleri olan emperyalist devletlerin hepsini birden ilgilendiren milletlerarası bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihi bir gerçektir ki, Ermeni meselesi hiçbir zaman sadece, Ermenilerin hareketi olarak gündeme gelmemiştir. Bugüne kadar Rusya’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın, Yunanistan’ın desteklemediği hiçbir Ermeni hareketi olmamıştır. Boğazın Hasta Adamı’nı ortadan kaldırmanın ve topraklarını parsellemenin adını “Şark Meselesi” olarak koyan batılı emperyalist devletler, farklı bir kisveye bürünüp, Ermenilerle izdivaç yaparak, onları Kafkasya’da kendi siyasi ve iktisadi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Sözde Ermeni Soykırım yasasını kabul eden ülkelerin, 21. yüzyılda da taşeron güç olan Ermenileri kullanmaya devam edecekleri görülmektedir. Türkiye iki asırdan beri “Şark Meselesi”nin kıskacında bulunmaktadır. Ama maalesef belâ kapımızı çalınca bu tarihi meseleyi hatırlıyoruz. Ermeni meselesi günlük politikalarla geçiştirilemez. Uzun vadeli, milli hedefleri belirlenen ve Türkiye’nin milli çıkarları noktasında bir siyaset takip etmek gerekmektedir.
 

Batılı emperyalist devletlerin; Fransa, İngiltere, Rusya ve Almanya’nın suni olarak gündeme getirdikleri “Ermeni Meselesi” üzülerek ifade etmek istiyorum ki, Türk Milleti’nin milli meselesi haline gelmiştir. 70 milyonluk Türk İnsanının, milli meselelere sahip çıkmayı ve bu meseleleri Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda sonuçlandırmayı milli bir hedef olarak kabul etmesi gerekmektedir. Bizlere düşen görev Milletimizi bilgilendirmek, aydınlatmak, inandırmak ve çözüm yollarını göstermektir. 70 milyonluk Türk Milleti olarak, gereken ciddi tedbirleri almamamız, üzerimize düşen görevleri yapmamamız, vatan bütünlüğümüzü şu veya bu devletin merhametine bırakmakla eş değerdir. Böyle başıboşluk, gafletlerin, ihanetlerin en büyüğü olacaktır.
 

Rusların ünlü tarihçilerinden Kavkaz adlı eserin yazarı V.L. Veliçko, tarihi Ermeni siyasetini, “Ermeniler tarih boyunca devamlı surette efendilerini değiştirmişlerdir. Roma, Bizans, İran, Rus, İngiliz, Fransız, Alman, Türk... Tarih sahnesine yeni yeni efendi çıktığında, Ermeniler eski efendilerini sistemleri olarak satmışlardır” diyerek Ermenilerin tarihi, siyasi ve milli bir şahsiyetten mahrum bir millet olduklarını ifade etmektedir.
Ermeni adı, bir ırk, millet, boy adı değildir. Asurlular devrinde Armenya / Armenia şeklinde kullanılmış olup, Ermeni kelimesinin anlamı, yukarı, yüksek bölge anlamını ifade etmektedir. Armenya, Armenia coğrafi bir isimdir ve milliyetle, Ermenilikle ilgisi yoktur. Ermeni adına ilk defa M.Ö. VI. yüzyılda Pers Kralı Darius’un kitabelerinde rastlanmaktadır. Pers Kralı, egemenliği altında bulunan ve batıdan göçmen olarak gelen bu yabancılara “Armenia bölgesinde oturanlar” anlamında “Ermeniler” ismini vermiştir.
 

İslâmî eserlerde, kitabe ve paralarında görülen “Ermeniye / Ermeniyye, Ermen” bölgenin coğrafi adı idi. Eski Yunan kaynaklarında “Armenya”ya dönüşen bu coğrafya adı buralarda oturanlar için de “Armeniler” adının ortaya çıkmasına yol açmıştı. Kısacası “Armenyan / Ermeni” ismi bir kavim ismi olmayıp, Balkanlı, Anadolulu, Dağıstanlı gibi coğrafî bir bölgenin adı olarak kullanılmıştır. Türklerin Ermeni ve Avrupalıların Armen, Armenian dedikleri Hıristiyan melez kavim hiçbir zaman bu coğrafyada Ermeni adını benimsememiş ve kendilerine “Hay” ülkelerine de “Hayastan” adını vermişlerdir.
 

Şurası bir gerçektir ki, Ermeniler yaşadıkları bölgenin, kavimlerin Anadolu’ya göç yolu üzerinde bulunması nedeniyle sürekli olarak istilâlara maruz kalmışlardır, daima bölgede hâkimiyet kuran devletlere tabi olarak yaşamışlardır.
Kafkasya’nın azınlık halkı olan Ermeniler, tarih boyunca İranlıların, Büyük İskender’in, Selefküslerin, Partların M.S. 433 yılına kadar da kurdukları “Arşaguni” sülâlesinin hâkimiyetleri altında varlıklarını sürdürdüler. Arşaguniler’den sonra İranlılar, Ermenistan’ı Marzbanlar, yani İranlı valiler aracılığı ile yönettiler. 637 yılından itibaren Ermenistan’ı Araplar işgal etmişlerdir. Bu tarihten itibaren Ermenistan bir taraftan Arapların diğer taraftan Bizansların saldırılarına maruz kalmışlardı.
 

Bizans İmparatoru Justinien bizzat Ermenistan’a gelerek Ermenilere Bizans idaresi altına girmelerini teklif etti. Buna Ermeniler, “Bizanslılara ve vakit tabi oldu isek, en kötü zamanlarımızda ancak manasız bir yardımdan başka bir şey göremedik. İtaatimiz birçok defalar hakaretlerle mükâfatlandırıldı. Size sadakat yemini etmek kendimizi yokluk ve yıkılmaya bırakmaktır. Bizi hakkımızda himayelerini iyi kullanan bugünkü sahiplerimize bırakınız” diye cevap verdiler.
 

XI. yüzyılın sonlarına doğru Selçuklu Türkleri Anadolu’yu Ermenilerden değil de, Bizans İmparatorluğundan alarak Türk yurdu haline getirmişlerdir. Çağdaş Ermeni kaynakları; Urfalı Matheos, Aristakes, Sebeos ve Süryani Mihael, Türkler’in Bizans’a karşı zafer elde etmelerini ve Anadolu’yu Türk Vatanı haline getirmelerini büyük bir sevinçle karşılamışlardır. Çünkü tarihte Ermeni ve Süryanilere karşı en büyük zulmü, katliamı yapan, tehcire (göçe) tabi tutan, mezheplerini ve kiliselerini yasaklayan Bizanslılar ve İranlılar olmuşlardır. Ermeni Matheos’un “İnsanların en adili, en akıllı ve kudretlisi olan Melikşah, bütün insanlara karşı baba gibi idi. Bütün Rum ve Ermeniler kendi istekleri ile onun yönetimine girdiler” şeklindeki ifadesi Ermeni yazarının tarihi itirafıdır. Çağdaş kaynaklardan Süryani Mihael ise şöyle yazmaktadır. “Türkler, şirretli ve Rafızi Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor, hiçbir baskı zulüm düşünmüyorlardı”
 

Tarih boyunca Ermeniler, Türklerin dışında hangi milletin hâkimiyeti altına girmişlerse, hep zulüm ve işkence görmüşlerdir. Ermenileri hâkimiyet altına alan İranlılar Mecusi, Latinler Katolik, Bizanslılar Ortodoks yaparak kendi içlerinde eritmek istemiş; Ruslar da her türlü hak ve hürriyetten mahrum ederek, dil ve dinilerine baskı yaparak, bir taşeron gibi kullanmışlardır. Türkler ise hâkimiyetleri altındaki Ermenilere, tarih boyunca hep müsamaha göstermiş; dillerini, dini inançlarına, eğitim kurumlarına, örf ve adetlerine dokunmamışlardır. Türkler, XI. Yüzyılda Ermenilerin imdadına yetişmemiş olsaydı, hâkim milletler onları, kendi bünyelerinde eritip yok edeceklerdi. Şayet Ermenileri, bugün dahi temsil eden “Milli Kilise”leri varsa, yeryüzünde bugün Ermeni mevcutsa, bunu Türklerin müsamahasına ve hoşgörüsüne borçlu olduklarını tarih kaydetmektedir.
 

İlk Osmanlı-Ermeni ilişkileri Batı Anadolu’da başlamıştır. 1324 yılında Orhan Gazi devletin merkezi olarak Bursa’yı tesis etmiş, bu arada Çukurova’dan Kütahya bölgesine göç eden bir kısım Ermenileri ruhani reisleri ile beraber Bursa’ya nakledildikleri bilinen bir gerçektir. O zamana kadar Ortodoks Bizans’tan büyük zulüm ve katliama maruz kalan Ermeniler, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından Karaman’dan getirilerek İstanbul’un Samatya semtine yerleştirilmişlerdir. Bizans’ın ortadan kaldırılmasıyla Ortodoks baskısından kurtulan Ermeniler için bundan sonra refah ve huzur devri başlamıştır. Büyük devlet adamı Fatih, Rum Ortodokslarına sağladığı din özgürlüğünü Ermenilere de vermiş, Bursa’daki Ermeni patrikhanesini İstanbul’a taşıyarak bu tarihi şehirde Ermeni patrikhanesini kurdurmuştur. Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’i yendikten sonra Tebriz’de bulunan birçok sanatkâr ve kuyumcu Ermeni’yi İstanbul’a yerleştirmiştir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde, Ermeni adı verilen toplulukların yaşadığı toprakların tamamen Osmanlı topraklarına katılması üzerine özellikle Van ve yöresinde bulunan Ermeniler İstanbul’a göç etmişlerdir.
 

Altı asırlık Osmanlı tarihinde, Osmanlı Devlet Adamlarının sayesinde Ermeni adı, kültürü, dini, kilisesi yok olmaktan kurtulmuş, Katolik ve Ortodoks Hıristiyanlığa karşı Gregoryen Ermeniler koruma altına alınmıştır. Bünyesinde çok çeşitli etnik-dini kimliğe sahip milleti barındırmasına rağmen, Osmanlı’nın barış, huzur ve istikrar içinde birlikte hayat sürebilme meziyet, kabiliyet ve başarısını göstermesi karşısında Sicilyalı Türkolog Dr. Giovani Pampanini bugün içinde geçerli olan şu orijinal tahlili yapmaktadır. “Barış ve hoşgörü içinde, birlikte yaşamak konusunda bugün dünya Osmanlı’nın çok gerisindedir”
 

Osmanlı ülkesinde azınlık bir halk olarak yaşayan Ermeniler Türkiye’de sâkin bir hayat sürüyorlar, ticaret ve sanayi ile uğraşarak ülkenin en zengin azınlık halklarından biri haline gelmişlerdir. Askerlikten ayrı tutulmaları nedeniyle de nüfuzları gittikçe artıyor, siyasî, iktisadî durumları ülke içerisinde gün geçtikçe çok büyük bir gelişme gösteriyordu. Osmanlı Devleti’nin bürokrasisinde bakan, müsteşar gibi önemli görevlere gelen Ermeniler, Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde de temsil hakkı elde etmişlerdir.
 

19. yüzyılın başlarında Amira denilen ve bankerlerden, tüccarlardan, devlet memurlarından oluşan Ermeni büyüklerinin, Ermeni ulusunun toplumsal yaşamlarının gelişiminde pek etkili hizmetleri olmuştur. Amira’ların yardımlarıyla Ermeni okulları, matbaaları ve kütüphaneleri açılmıştır. Aynı zamanda birçok Ermeni genci öğrenim görmek, sanat öğrenmek üzere Avrupa üniversitelerine, okullarına gönderildiler. Hâlbuki Rusya idaresinde bulunan Ermeniler, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlar, eğitim-öğretim haklarından tamamen mahrum bir halde, bu ülkede varlıklarını sürdürüyorlardı.
 

29 Mart 1862 tarihinde “Ermeni Milleti Nizamnamesi” Osmanlı Hükümetince kabul edildi. Bu nizamname Türkiye Ermenilerinin siyasi, toplumsal varlıkları üzerinde yeni bir dönem başlatmıştır. Gerçekten de Osmanlı hükümeti Ermenilere çok geniş siyasî, dinî, iktisadî haklar tanımıştır.
 

XIX. yüzyılın başlarında Rusların Kafkasya ve Doğu Anadolu üzerinden Akdeniz’e inme siyasetleri ve İngiltere, Fransa’nın Kafkasya’da bir Ermenistan kurma vaatleri karşısında, bu tarihe kadar “Millet-i Sadıka” olarak adlandırdığımız Ermeniler, Türk Milleti’ne ihanet etmek suretiyle, Türk Devleti’ne ve Türk Milleti’ne yönelik saldırılara başlamışlardır. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Ermeniler Osmanlı Devleti’ne ihanet ederek, Rusya’ya savaş esnasında asker vererek yardımda bulundular. Harbin patlak vermesiyle Kars ve Çıldır’daki Ermeniler Rusya’ya bağlılıklarını bildirdikleri gibi, Ermeni çeteleri Erzurum’un düşmesinde de Rus ordusuna yardım etmişlerdir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Ayastefanos Antlaşması bağımsızlık taraftarı Ermenilere pek büyük ümitler vermiştir. Osmanlı Devleti’nin Doğu toprakları bu anlaşmayla Rus idaresi altına girmiştir. Rus orduları bu toprakları işgal altında bulunduracak, sonra da bağımsız bir Ermenistan kurmak üzere bu tarihi Türk topraklarını Ermenilere bırakacaklardı. 1878 yılındaki Berlin Konferansı’nda Ermeni isteklerinin 61. maddeyle kabul görmesi üzerine Ermeniler için artık şikâyet yerine harekete geçme zamanı gelmiş bulunuyordu. Bu sebeple Rusların ve Batılı devletlerin yardım ve desteğiyle Ermeni cemiyetleri kurulmuştur. 1887 yılında Kafkasyalı Ermenilerden Avedis Nazarbeg ve eşi Maro tarafından İsviçre’de Hınçak Komitesi kurulmuştur. 1890 yılında da Rusların yardım ve destekleriyle Taşnak Sütyun Komitesi Tiflis’te kurulmuştur. Her iki Ermeni cemiyetin hedefi Osmanlı ülkesinde isyan çıkarmak, silahlı tedhiş hareketlerinde bulunmaktı.
 

Ermeniler ilk isyanı 20 Haziran 1890 tarihinde Erzurum’da çıkarmışlardır. Sırası ile Osmanlı ülkesinde Ermenilerin organize ettiği isyanlar; Musa Bey Olayı, Kumkapı Gösterisi, Merzifon, Kayseri ve Yozgat Olayları, Birinci Sasun İsyanı, Babaali Gösterisi, Zeytun İsyanı, Van İsyanı, Osmanlı Bankasına yapılan saldırı, İkinci Sasun İsyanı, Padişah II. Abdülhamid’e Yıldız Camii önünde düzenlenen suikast, Osmanlı ülkesinde tam bir terör estirmiştir.
1893-1896 yıllarında Doğu Anadolu’da cereyan eden Ermeni terörü günlerinde, Van ve Bitlis’te Rus Konsolosluğu yapan General Mayevski hazırladığı raporunda Ermenileri yoldan çıkaranları ve kullananları şöyle ele vermiştir: “Türkiye’deki Ermenilerin, Türklerin zulüm ve katliamına maruz bulunduklarını Avrupa’ya göstermek icap ediyordu. Program şu şekildeydi: Ancak kan dökmek lazımdır ki, Ermeniler serbesti kazansın. Kan dökünüz! Avrupa sizi himaye eder.”
 

Yine Rus Konsolosu Mayevski “Bitlis ve Van Vilâyetleri İstatistiği” adını taşıyan mahrem raporda, Ermeni Taşnak ve Hınçak Çetelerinin bölgede Müslüman Türklere yaptıkları katliamları şöyle ifade etmektedir: “Ermeniler tarafından Türkiye’de yapılan katliamların sorumlusu, önce ihtilal komiteleri ile birlikte hareket eden Ermeni İhtilalcileri, sonra bunları koruyan ve teşvik eden bazı yabancı hükümetlerdir. Türkiye’de komitecilerin girmediği yerlerde yaşayan Ermenilerin, Türklerle bir sorunu yoktu. Türk zulmü bir gerçek olmayıp, isteyerek uydurulmuş siyasi bir hikâyedir. Gerçeği olduğu gibi söylemek icap ediyorsa, doğuda katliam yapanlar Müslümanlar değil, Ermenilerdir. Sonra yaptıkları bu zulmü, himayesiz Müslümanlara yüklemişlerdir.”
 

Ermeni şiddet olaylarının en hareketli zamanında (1898) Doğu Anadolu’yu gezen Amerikalı Gazeteci George H. Hepwort, Ermenilerden şu serzeniş ve dert yanmalara şahit olmuştu. “Ah!... Biz önceleri çok mutlu bir halktık. Vergilerimizi öder, işimizle, gücümüzle ilgilenir, huzur ve refah içerisinde yaşardık... Fakat Berlin Antlaşması, İngiltere’nin işi karıştırması yok mu; eğer Avrupa bizi kendi halimize bırakmayı isterse, iyi bir geleceğe sahip olabiliriz. Fakat halk olarak bizim kötü duruma düştüğümüz görülüyor, zavallı Ermeniler... Avrupalılar bizi Türklere karşı kötü bir hırsla tahrik ettiler!... Yazık! Memleketimiz harap oldu.”
Rusya’nın Ermeniler üzerindeki emellerini “Çarlık Rusyası’nın Türkiye’deki Oyunları” adlı eserin yazarı Edgar Granville şöyle ifade etmektedir. “Türkiye’deki Ermeni Meselesi, Ermenilerden doğmamıştır. Zira Ruslar, Ermenilere el atıncaya kadar, Türkiye’de hiçbir Ermeni hareketi olmamıştır. Rusların eseri olan Balkan hareketine kadar Ermeniler kendi aralarında mezhep mücadelesi yapıyorlardı. Hatta kendi aralarındaki anlaşmazlıkların giderilmesi için Türklerden yardım dahi görüyorlardı. Rus mezalimine karşı Ermenilerin tek sığınağı Türkiye idi.”
 

Ermenilerin Eçmiyazin’de ikâmet eden Katogikos’u Ermenilere şu tarihi vasiyette bulunuyordu: “Eğer Ermeni menfaatlerini korumak istiyorsanız, Osmanlılara sadık kalınız. Aksi takdirde her türlü emeliniz, Türklerden ziyade size zarar verecektir. Mesut yaşamamız için Türkiye’den daha iyi bir ülke yoktur.”
Osmanlı toprakları üzerinde bir “Ermeni Eyaleti” veya bir “Ermeni Vilayeti” yoktu, hiç olmamıştı. Osmanlı ülkesinde Ermeniler yok muydu? Elbette vardı. Tıpkı bugün Fransa’da, yada Amerika’da Ermeni nüfusu bulunduğu gibi Osmanlı ülkesinde de, Ermeniler bir azınlık halk olarak yaşıyorlardı. Kimi bölgelerde daha az, kimli bölgelerde daha çok Ermeni vardı. 19. yüzyılda Anadolu’nun her köşesinde ezici bir Türk-Müslüman nüfus çoğunluğu vardı. Hiçbir vilayette, hiçbir sancakta ve hatta hiçbir kazada bir Ermeni çoğunluğu yoktu. Hatta Ermenistan’ın başkenti Erivan’da dahi XIX. Yüzyılın sonunda, Türk nüfusu %83 iken, bu oran I. Dünya Savaşı sonrasında %4.3’e kadar düşmüştür.
 

Bin yıldan beri tarihi, kültürü, medeniyeti, insanıyla, Kars’ı, Ardahan’ı Ağrı’sı; Iğdır’ı, Van’ı, Erzurum’u ile Türk Yurdu olan Doğu Anadolu’da Ermeni Devleti diye, Doğu Anadolu’da bir “Ermeni Yurdu” veya bir “Ermeni Devleti” yaratmaya kalkışman bugün Ermenilerin yaşadığı Fransa’da Marsilya Bölgesinde bir “Ermeni Yurdu” bir “Ermeni Devleti” istemek gibi imkânsız bir şeydi. Ermenilerin yaşadığı ABD’nin Kaliforniya bölgesinde bir Ermeni Devleti kurulamayacağı gibi, Ermenilerin o tarihlerde küçük bir azınlık olarak yaşadığı Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurulamaz ve düşünülemezdi. Ama hayal gücü pek engin olan Ermeni Komitacılar, bu imkânsızı düşündüler. Paris’te, Cenevre’de veya Tiflis’te oturup, hiç tanımadıkları Anadolu’da, Ermeni Devleti kurmayı kafalarına koydular. Bunu gerçekleştirmek için silaha sarıldılar, terörü bir metot olarak benimsediler ve kan dökmeye ve döktürmeye başladılar. Büyük emellerinin imkânsız olduğunu ve bir çıkmaza saplanmış bulunduklarını fark edince, büsbütün hırçınlaştılar. Taşnak, Hınçak, Ramgavar adlı Ermeni çeteleri pek çok masum Türk kanı döktüler.
Birinci Dünya Savaşı patladıktan bir süre sonra 21 Temmuz 1914 yılında Osmanlı Devleti seferberlik ilân etti. Aynı günde Taşnaksütyun, Hınçak, Ramgavar ve Veragöz gibi Ermeni komite liderleri toplanarak şu kararları almış ve bunları bütün teşkilatlarına bildirmişlerdir.

  • Takım takım, silah ve cephanelerle askerlikten firar edilecektir.
     
  • Türk köylerine hücum edilerek olaylar çıkarılacak, Türk askerlerinin ailelerini korumak için askerden firar etmeleri sağlanacaktır.
     
  • Seferberlikte kurulacak askeri nakliyat tertibatını bozmak için askeri erzak ve cephane kollarına saldırılacaktır.
     
  • Rus Ordusu ilerlerse Osmanlı askeri, iki ateş arasında bırakılacaktır.
     
  • Gönüllü olarak firar edilerek ve Rus ordusuna iltihak edilecektir.
     
  • Terk edilecek her yerde yangınlar çıkarılacak ve işe yarar her şey tahrip edilecektir.
     
  • Düşman devletler hesabına casusluk yapılacaktır.
     
  • Türk askerinin maneviyatını bozmak ve askerden kaçmalarını sağlamak için propaganda yapılacaktır.

1915-1919 yılları arasında I. Dünya Savaşı içinde Rus Ordusu ile ittifak yapan Taşnak, Hınçak ve Ramgavar Ermeni Çeteleri Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzincan’da, Tercan’da, Erzurum-Cinis’de, Alaca’da, Ilıca’da, Tepeköy’de, Dutçu’da, Erzurum Merkezde; Yanıkdere’de, Karskapı’da, Ezirmikli Osman Ağa ve Mürsel Paşa Konaklarında, Firdevsoğlu Kışlası’nda, Erzurum; Yeşilyayla’da, Hasankale’de, Tımar’da,  Köprüköy’de, Horasan’da, Kars Derecik ve Subatan’da, Van-Zeve’de, Ağrı’da, Bitlis’de, Iğdır-Oba, Hakmehmet ve Gedikli de, Ardahan-Yanık Camii, Göle-Esenboğaz Köyü, Çıldır-Kotanlı Köyü, Nahçıvan’da, Zengezur’da ve Azerbaycan’da tam bir “Türk Soykırımı” gerçekleştirmişler ve 520 bin Türk’ü katletmişlerdir. Savaşla hiç ilgileri olmayan, masum 520 bin Türk, Ermeni Çeteleri tarafından sadece Türk ve Müslüman oldukları için, Hz. İsa’nın tavsiyelerine bile sırt çevirerek katletmişlerdir.
,

Doğu Anadolu Bölgesi’nde Taşnak ve Hınçak çetelerinin katlettiği 520 bin Müslüman-Türk’e ait 185 toplu mezar ve Türk katliamı ile ilgili Osmanlı, Başbakanlık ve Askeri Tarih Arşivlerinde binlerce belge mevcuttur. Arşivlerimiz açık olup, yerli ve yabancı ilim adamlarının bilgisine ve istifadesine sunulmuştur. Hayatlarında bir kere dahi arşiv görmemiş, belge tanımamış, tarih ve kültürümüzle yakın-uzak ilişkisi olmamış, Batılı ülke parlamenterlerinin, tarihimiz hakkında hüküm yürütmesi, yorum yapması, yasa kabul etmesi ilme ve akla sığacak bir davranış değildir. Doğu Anadolu Bölgesi’nde katliamlara uğrayanların, bölgenin gerçek sahipleri olan Türkler olduğu ve 1915-1919 yılları arasında bir “Türk Soykırımı”nın yaşandığı gerçeğini anlatamadığımız için, hayali Ermeni senaryoları dünya kamuoyunda gerçekmiş gibi kabul edilmeye başlandı ve Türk Milleti olarak hak etmediğimiz tarihimize yönelik saldırılarla muhatap olmak zorunda kaldık.
 

Hiçbir tarihi temeli olmayan, 24 Nisan 1915 Sözde Ermeni soykırımı, tarihen gerçek dışı ve hayal mahsulü iddialardır.  Ermeni propagandası ile “Soykırım” iddiasını tarihi bir zemine dayandırmak mümkün değildir. Çünkü 24 Nisan 1915’de, Van’da 10 bin Müslüman Türk’ün Taşnak Ermenileri tarafından katledilmesi üzerine Osmanlı Hükümeti aldığı bir kararla Taşnak, Hınçak, Ramgavar gibi Ermeni cemiyetlerini kapatmıştır. Bu cemiyetlerin yöneticilerini tutuklatmıştır. Bu tedbir de etkili olmayınca ve Ermeniler bölgede katliamlarını sürdürmesi üzerine 27 Mayıs 1915’de “Tehcir Kanunu”nu çıkarmıştır. Osmanlı Hükümeti’nin 27 Mayıs 1915 tarihli çıkardığı kanun, bir soykırım kanunu değil, “Tehcir (Göç)” 27 Mayıs 1915 tarihli bu kanun, Müslüman-Türk ahaliye yönelik katliam yapan Taşnak, Hınçak ve Ramgavar Ermeni Çetelerini kapsamakta idi. I. Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde Ruslarla savaşmak zorunda kalan Türk Ordusu, cephe gerisinde de, Ermeni çeteleri ile savaşmak zorunda kalmıştır. Osmanlı Hükümeti Müslüman-Türk ahaliyi koruyabilmenin tek çözümünü, Ermeni Taşnak ve Hınçak çetelerini, o dönemde Osmanlı sınırları içinde bulunan Suriye’ye toplu olarak göç ettirmekle bulmuştur. Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yönelik, iç ve dış tehdidi ortadan kaldırmak için başvurduğu haklılığı tartışılmaz ve üstelik o günün koşulları içinde uygar olarak nitelenebilecek bu uygulama, ne yazık ki 95 yıldan beri “Soykırım” olarak takdim edilmektedir. 1915 yılında uygulanan bu “yer değiştirme kararı”nda göçe tabi tutulan Taşnak, Hınçak çetelerinin can ve mallarını teminat altına alacak tedbirler de esirgenmemiştir. Ayrıca yolculuk esnasında Ermenilerin herhangi bir saldırıya uğramalarını engellemek amacıyla, çeşitli güvenlik tedbirleri de alınmıştır. Tarihte başta Talat Paşa olmak üzere, hiçbir Osmanlı Devlet Adamının kendi eliyle imzaladığı ve Ermenilere yönelik soykırımı emreden belge ve bilgi yoktur.

27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir (Göç) Kanunu
1.Nakli gerekenler, gidecekleri yerlere kadar refah içerisinde sevk edileceklerdir.
2.Yollarda istirahatları, can ve mal güvenlikleri korunacaktır.
3.Gittikleri yerlerde kesin yerleştirilmelerine kadar kendilerine göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlamak için yardım yapılacaktır.
4.Eski mali durumlarına uygun olarak kendilerine mal ve arazi dağıtılacaktır.
5.Hükümet tarafından ev yaptırılacaktır.
6.Çiftçilere tohumluk, evvelce sanatkâr olanlara meslekleri ile ilgili aletler dağıtılacaktır.
7.Terk ettikleri mallarından geriye kalanlar kendilerine verilecek bu olmadığı takdirde, bunların karşılığı para olarak ödenecektir.
8.Boşaltılan şehir ve kasabalarda bulunan Ermenilere ait taşınmaz malların sayımı yapılacak, bunların cinsleri ve kıymetleri, miktarları tespit edilecek göçmenlere verilecektir.
9.Göçmenlerin kullanmayacakları mallar, yani zeytinlik, dutluk, bağ, portakal bahçeleri, dükkân, han, fabrika ve depo gibi gelir getirecek taşınmaz mallar, arttırma ile satılacak veya kiralanacak, bu gelirler uygun bir şekilde göçe zorlanan ilk sahiplerine verilecektir.

Osmanlı İçişleri Bakanlığı, 28 Mayıs 1915’de, göç ettirilenlerin barındırılmaları, yedirilip içirilmeleri ile ilgili hususları içeren ayrıntılı bir yönetmelik yayınlamıştır. Bunun yazı maddelerini şöyle sıralayabiliriz:
·Nakli gereken halkın gönderilme işi, mahalli idare memurlarının yönetimine aittir.
·Göç ettirilenler, bütün hayvan ve taşınabilir mallarını beraberinde götürebilirler.
·Göç sırasında göçmenlerin can, mal güvenliklerinden, yedirilme ve istirahatlarının sağlanmasından, geçiş yollarındaki memurlar görevlidir. Bu konuda meydana gelecek aksaklıklardan rütbe sırasıyla bütün görevliler sorumlu tutulacaktır.
·Göç sonunda göçmenler, sağlıklı çalışmaya, tarımla uğraşmaya elverişli köy ve kent evlerine yerleştirileceklerdir.
·Yeni yerleşme bölgesinde göçmenlere verilecek arazi yoksa, devlet malı ve çiftliklerden faydalanılacaktır.
·İskân bölgesine yerleşinceye kadar, muhtaç durumda bulunanlara uygun miktarda hükümet yardımı sağlanacaktır.
·Tarım yapacaklardan ve sanatkârlardan muhtaç bulunanlara uygun miktarda araç veyahut sermaye verilecektir.

“TÜRK SOYKIRIMI” tersine çevrilerek, tarihi iftira ve sahtekârlıkla “Ermeni Soykırımı” haline sokulmuştur. Hâlbuki Türk Milleti, tarihte zulme, katliama, soykırıma uğrayan her millete yardım elini uzatmış ve ülke topraklarına sığınan milletlere kucak açmıştır. Eğer tarihte Türk Devletleri ülke sınırları içinde yaşayan azınlık milletlere soykırım ve asimilasyon politikaları uygulamış olsaydı, bugün Kafkasya’nın, Balkanların ve Ortadoğu’nun haritası yeniden çizilmesi gerekirdi ve dünya yüzünde varolan başta Ermenistan olmak üzerine, birçok devlet ve millet mevcut olmayacaktı.
Batılı emperyalist devletlerin büyük kısmı, ön yargılarından kendilerini kurtaramamışlardır. Onlar için Türkler ne yaparlarsa yapsınlar barbardırlar. Oysa Haçlıların Kudüs’te kendi ifadeleriyle, “atlarımızla göğüslerine kadar Müslüman kan gölü içinde yarış ettik” tarihi itiraflarını ne çabuk unuttular?  Milyonlarca Yahudi’yi sanki Almanlar katl etmemişte, sadece Hitler öldürmüştür. Böyle bir mantığı anlamak mümkün değildir. Sonra ülkelerinin bağımsızlığı için savaşan İrlandalıları kurşuna dizen İngilizlerin barbarlığından kimse bahsetmez. Aynı İngilizler Çin’i ele geçirmek için, bu ülkeye afyon ihraç ederek, emperyalizmin bütün korkunç silahları ile savaşırken,  maalesef İngilizlere hiç hesap soran olmamıştır. Cezayir’deki iki milyon Müslümanın katledilmesi ve Vietnam vahşetleri ne Fransızlar, ne de Amerikalılar için utanç vesilesidir. Amerika Birleşik Devletleri, II.Dünya Savaşı’nda Japon esirlerini Amerikan askeri elbisesi giydirmek suretiyle Japon Ordusuna karşı savaştırmadı mı? Yani kardeşi kardeşe kırdırmadı mı? Yirmi yıl süreyle Kıbrıs’ta katledilen Türkler yüzünden, batı dünyası Rumları hiç suçladı mı? Rusların Azerbaycan’da, Dağlık Karabağ’da, Kafkasya’da, Çeçenistan’da, Tacikistan’da döktükleri masum insanların kanlarını hiç gündeme getiren var mı? Ama sıra Türklere geldi mi, işlemedikleri bir suçtan dolayı soykırım yapan devlet olarak barbar diye suçlamaktadırlar.
 

Biz haklı olduğumuzda hiçbir zaman, o konuda haklı olduğumuzu anlatmaya gerek görmüyoruz. Çünkü dünya baksın, görsün, araştırsın ve ondan sonra da bizim haklı olduğumuzu kabul etsin diye düşünüyoruz. Hâlbuki yapmadığımız, işlemediğimiz bir suçtan dolayı, soykırım suçlamasını devletten önce Türk Milleti olarak bizler red etmeliyiz. Tarihin her devrinde yönetimi altındaki azanlıklara her türlü sosyal, siyasî, dinî, iktisadî, kültürel hakları tanıyan tek bir millet varsa, övünerek söyleyebiliriz ki bu da Türk Milleti’dir.
 

Rusya’da Bolşevik İhtilali’nin patlak vermesi üzerine, Erzincan Mütarekesini müteakip cepheden çekip giden Rus birliklerinin yerini ekseriyetle Ermeni birlikleri almaya başlamışlardır. Ermenilerin asıl gayeleri, Rus kuvvetlerinin Brest-Litowsk Anlaşmasına göre Doğu Anadolu’dan çekilmeleri sonunda bu sahada bir “Ermeni Devleti”nin kurulmasını gerçekleştirmekti. Rus birliklerinin yerlerini alan Ermeni çeteleri, Rus işgal bölgesindeki Müslüman ahaliye karşı imha hareketine geçtiler. Bu suretle Rus işgali altındaki sahada Müslüman-Türk ahalinin can ve mal emniyeti kalmamıştı.
Kafkas Cephesi Osmanlı orduları kumandanı Vehip Paşa 11 Aralık 1917 tarihinde Rus Kafkas orduları kumandanı General Odişelidze’ye gönderdiği telgrafta: “Ermenilerin yollarda çalıştırılacağı bahanesiyle Erzincan’dan toplayıp götürdükleri 650 Müslümanın akibetinin meçhul olduğu ve Sivaslı Murat’ın emri ile bütün Müslümanları kilise meydanında toplayıp oradan da Vahib Bey’in konağına doldurup, evi ateşe verdiklerini, 1500’e yakın Müslümanın öldürüldüğünü” bildirmiştir. Birinci Kafkas Ordusu Erzincan’a girdiğinde Erzincan’da 1600 hanede 9000 kişi olduğu belirlendi. Harpten önce 6000 hanede 22000 nüfus olduğu tespit edilmiştir. Bu bilgiye dayanarak Erzincan’da 13.000 Müslüman-Türk ahali Ermeniler tarafından katledilmiştir.
 

Osmanlı ordularının ileri hareketini sürdürerek Müslüman-Türk yerleşim bölgelerini Ermenilerden temizlemişlerdir. Ermeniler de Türk ordusu önünden kaçarken Müslüman-Türk yerleşim bölgelerine yönelik katliamlar yapmışlardır. Birinci Kafkas Kolordusu 1 Mart 1918’de Erzurum’un Cinis (Ortabahçe) Köyü önlerine ulaşmışlardır. Bu kolorduda asteğmen olarak bulunan Şevket Süreyya Aydemir “Suyu Arayan Adam” adlı eserinde Cinis katliamını şöyle anlatmaktadır: “Cinis’te bütün köy halkını ayakta ve köyün girişinde bekliyor gördük. Fakat bunlar, bir ölü kafilesi idi. Köyden çıkarılan, köye gireceğimiz yol üstünde süngülenirken birbirine sokulan ve yapışan kadın, erkek, çocuk bu insanlar, dayanılmaz bir soğuk altında kaskatı donmuşlar ve öylece kalmışlardı.”
Birinci Kafkas Kolordusu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 10 Mart 1918 günü Erzurum’un Alaca Köyü’ndeki vahşeti de şöyle dile getiriyordu: “Facianın en müthişi burada idi. Süngülenmiş veya yakılmış cesetlerin başındaki ağlaşma ve bağrışmalar insanın tüylerini ürpertiyordu. Süngülenmiş memedeki çocukları kucağına almış bazı analar saçlarını yoluyorlardı. Sanıyorum ki yeryüzünde bu kadar feci bir sahneyi gören gözler pek azdır. Alaca Köyü’nde insanların iyi duygulardan mahrum kalınca hayvanlardan vahşi bir mahlûk olabileceklerini ibretle seyrettik. Bütün bu dehşetli sahneler Erzurum’a atılmaya ve oradaki zavallılara yardıma koşmaya bizi mahkûm etmişti”
 

Üçüncü Ordu Komutanı Vehib Paşa Ermeni işgalinden sonra Erzincan ve Erzurum’un durumunu 21 Mart 1918’de Başkomutanlık Vekâleti’ne gönderdiği mektubunda “Erzincan ve Erzurum’da Ermeniler tarafından uygulanan katliamlar, Engizisyon zulümlerine rahmet okutacak derecede alçakça düzenlenmiştir. Tarih bu katliamların henüz böyle bir benzerini kaydetmemiştir” şeklinde ifade etmiştir.
 

Birinci Dünya Savaşı sonunda Rusya’da Bolşevik İhtilali’nin patlak vermesi üzerine Çarlık Rus Orduları Erzurum’u boşaltmışlar ve Erzurum’da 40 kişilik Yarbay Tverdo-Khlebov komutasında bir birlik bırakmışlardır. Erzurum Rus İkinci Topçu Alayı Komutanı Yarbay Khlebov hatıratında “Ermeniler bana 27 Şubat gecesi 3000 Türk’ü öldürdüklerini iftiharla beyan ettikleri zaman, savunmasız, masum insanların öldürülmesinin bir vahşet olduğunu söyledim de, bize siz Rus’sunuz Ermeni Milletinin idealini anlayamazsınız” diye cevap verdiklerini eserinde üzülerek ifade etmiştir. Yine Khlebov hatıratında: “Erzurum’da kalan bütün Rus Subayları, kendi haysiyet ve formaları ve Ermenilerin Türklere yönelik katliamlarını örtmek için kalmayıp ancak amirlerine itaatte, yalnız Rusya’ya hizmet için kaldık. Erzurum’da bulunduğumuz müddetçe Ermeni Çetelerinin vahşet ve rezaletine son verilmesini istedik” demek suretiyle, Ermenilerin Erzurum ve çevresindeki vahşetine dikkati çekmektedir.
 

Rus Yarbayı hatıratının bir başka yerinde de diyor ki; Büyük rütbeli topçu subayları birleşerek Rus Başkomutanına verdiğimiz raporda, “Erzurum’dan hepimizin ayrılmasına müsaade edilmesini, çünkü burada hiçbir şey yapmayıp, ancak Ermeni Eşkiyası yüzünden adımızın lekelenmesini hiçbir zaman istemediğimizi bildirdik” şeklindeki sözleriyle de Ermenilerin gerçek kimliklerini ortaya koymaktadır.
Tiflis’de 1919 yılında yayınlanan “Zakavkazya ve Gürcistan” adlı belgelerden oluşan Rusça eserde, Rusya’nın Doğu Orduları Başkomutanı General Odişelidze’de 1918 yılı başlarında, Erzincan ve Erzurum’da Ermenilerin yerli Türk ahalisine yönelik katliamlarından bahsetmektedir.
 

25 Eylül 1919 tarihinde Erzurum’da Amerika Birleşik Devletleri’nden General Harbord başkanlığında bir inceleme heyeti gelmiştir. Bu ABD’li heyet, Yanıkdere’de, Karskapısı’nda Ezirmikli Osman Ağa ve Mürsel Paşa Konaklarında, Türk insanına yönelik katliama tanık olduklarında, “Hz. İsa’nın kulları nasıl böyle bir katliam yapabildiler” hükmüne varmışlardır. General Harbord, Erzurum ve çevresinde gördüğü vahşet karşısında dehşete düşmüş ve o kadar üzülmüştür ki, Erivan’da Taşnak katillerinin ellerini sıkmama cesaretini gösterebilmiştir.
 

Amerikalı General Harbord’un, Erzurum içindeki incelemeleri sırasında, bizzat kendisi Türk tarafına şöyle bir soru yöneltmiştir: “Daha önceden Erzurum’da Ermeni çoğunluğu var mı idi?” Bu soru üzerine Erzurum Belediye Başkanı Zakir (Gürbüz) Bey, Amerikalı Generali pencere önüne çağırarak Gez ve Kavak Mezarlıklarını gösterip “Bunlar hep Türk mezarlarıdır. Şehrin öteki yerlerinde de bunların on katı Türk Mezarlığı daha vardır. Şimdi iyi bakın, çevresi duvarlarla çevrili küçük bir mezarlık var. O da Ermenilerin mezarlığıdır. Şimdi Ermeniler mi? Türkler mi çok anladınız mı? Ermeniler ölülerini yemediler ya! Erzurum’un ölüsü de Türk, dirisi de Türk!” diyerek tarihi cevap vermiştir. Gerçekten de Erzurum bin yıldan beri, toprağının altı ile üstü ile Türk vatanıdır. İlelebet de Türk Vatanı olarak kalacaktır.
 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, 11 Mart 1920’de Lordlar Kamarasında yapılan bir görüşmede “Ermeniler bazı kişi ve çevrelerin kabul ettikleri ve etmeye hazır oldukları gibi masum birer kuzu değildirler ve şu anda elinde Ermenilerce Türklere karşı girişilen kanlı olayları belgeleyen dökümanlar bulunmaktadır” demek gereğini duymuştu.
 

16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri, Son Osmanlı Mebuslar Meclisini basarak 118 Mebus ve devlet adamını Malta’ya sürgün etmişlerdir. İstanbul, İngiltere ve Fransa’nın işgali altında olmasına rağmen, Osmanlı arşivleri de tamamen İngiliz ve Fransız ilim adamlarının eline geçmesine rağmen, Osmanlı Hükümeti’ni soykırımla suçlayacak hukuki değerde hiçbir belge bulamamışlardır. İngilizler, araştırmalarını ABD Senato Arşivinde genişletmişlerdir. Senatonun 3 Temmuz 1921’de yayınladığı bir raporda “Maalesef, Senato Arşivindeki 33 bin belge arasında soykırımı doğrulayacak hiçbir belge yoktur. Mevcutlar ise, Ermeniler tarafından ifade edilen fakat ikinci elde hiçbir hukuki değeri olmayan belgelerdir” şeklinde tarihi belgelere dayanarak gerçekleri ortaya koymuştur.
 

ABD’li tarihçi Justin McCarthy “Ölüm ve Sürgün” adlı eserinde, I. Dünya Savaşı’ndan sonra, İstanbul’u işgal edip, Osmanlıların bütün arşiv ve yazışmalarını elleri altında bulunduran İngiltere ve Fransa otoritelerinin, bütün çabalarına rağmen, Osmanlı Devleti’nin Ermenileri planlı imhasından suçlu olduğuna dair hiçbir delil bulamadığını yazmaktadır.
Ermeniler, bugüne kadar Sevr Antlaşmasının geçerli, Lozan Antlaşmasının geçersiz olduğunu dünya siyaset gündemini taşımaya çalıştılar. William Eagleten, “Sevr Antlaşması daha imzalandığı anda ölü doğmuş metinden başka bir şey değildi; çünkü tarih Mustafa Kemal tarafından farklı bir biçimde yazılmaktaydı.” şeklindeki sözleri ile Türk Milleti ve Mustafa Kemal Sevr Antlaşmasını ölü doğmuş bir antlaşma olarak kabul etmektedirler. Sevr Antlaşmasına geniş sınırlı bir bağımsız Ermeni Devleti koydurmayı başaran, Avrupa’daki Ermeni politikacılarının hayalciliği, Sevr’in gerçekleşebileceğini uman batılılarınki kadar büyüktü. Fransa’nın, en ciddi gazetesi Le Temps, 1

Aralık 1920 tarihli başyazısında şunları söylüyordu:
“Sevr Antlaşmasını hazırlayanlar neye benziyor biliyor musunuz? Tavşanını unutmuş olan şapkasından hiçbir şey çıkaramayan bir sihirbaza.”
 

Türk Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği 1921-1922 yıllarında, Taşnak ve Hınçak adlı Ermeni Terör Örgütlerinin, 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir (Göç) kanunundan sorumlu tuttuklar Osmanlı Devlet Adamlarını düzenledikleri suikastlarla şehit etmişlerdir. 15 Mart 1921’de eski İçişleri Bakanı Talat Paşa Berlin’de Soghomon Tehlirian, 5 Aralık 1921’de eski Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa Roma’da Arşavir Şriakin, 17 Nisan 1922’de İttihat ve Terakki Partisi’nin mensuplarından Bahattin Şakir ve Cemal Azmi Beyler Berlin’de Aram Yergenian, 21 Temmuz 1922’de IV. Ordu Komutanı Cemal Paşa ve Yaverleri Nusret ve Süreyya Beyler Tiflis’de, iki Nemesis Ermeni militanı tarafından şehit edilmişlerdir.
 

Cemal Paşa, şehit edildiğinde, üzerinde çıkan ve oğlu Behcet Cemal Bey’e yazılmış mektubunda, şu satırlar ibretle okumaya değerdir: “Sıra bende oğlum... Talat ve Sait Halim Paşalarla diğer mağdur ve mazlum arkadaşlarımdan sonra, beni de öldüreceklerdir... Cinayetin sebebi benden öncekilerde olduğu gibi gerçekleri konuşmama mani olmak gayesidir. Bu cinayeti önlemek güçtür, hatta ne elemlidir ki, bizim için imkânsızdır.”
 

Cemal Paşa, Türklerle Ermenileri birbirine düşmen eden gücün Rus siyaseti olduğunu sık sık dile getirmekte idi. O, “Benim Ermenilere ne kadar iyi davrandığımı herkesten fazla bugünkü Ermeni Patriği Zaven Efendi bilir. 1915 senesi Aralık ayında İstanbul’a geldiğim zaman bizzat kendisi Pera Palas Oteli’nde beni ziyarete gelerek, resmi bir takdiri ile bütün Ermeniler namına teşekkür etti.” Fakat Rusların ve batılı emperyalist devletlerin Kafkasya’daki taşeronu olan Ermeniler, 21 Temmuz 1922 tarihinde Tiflis’de Cemal Paşa’yı şehit etmişlerdir.
1973-1995 yılları arasında Ermeni Terör Örgütleri olan; ASALA ve Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları tarafından, 21 yabancı ülkede Türk Diplomatlarına yönelik 199 eylem yapılmıştır. Bu eylemlerde, çoğu diplomat 41 şehit ve 161 yaralı verdik. Eylemlerin yapıldığı ülkelere göre Fransa, 54 eylem ile birinci sırada yer almaktadır. Maalesef Türk diplomatları görev yaptıkları ülkelerde, ASALA Terör Örgütü’ne karşı gerekli şekilde korunmamışlardır. Oysa şehit edilen diplomatlarımız bu devletlerin koruması ve güvencesi altında olmaları gerekirken, maalesef ASALA katilleri bu ülkelerde ya yakalanmamış yada yakalanan teröristler gerekli cezalara çarptırılmamışlardır.
 

28 Ocak 1973 günü Santa Barbara’da Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolusu Mehmet Baydar’la Konsolos Yardımcısı Bahadır Demir’i tuzağa düşürüp şehit edin Mığırdıç Yanikan, cinayet mahalli olan Baltimore Oteli’nde şu ifadeyi veriyordu.
 

  • Evet ben öldürdüm... Bilerek öldürdüm... İsteyerek öldürdüm... Aylarca önceden planlayarak öldürdüm...
     
  • Onlar düşmanımızdı. Türk’tü onlar... Türk oldukları için öldürdüm... İntikam almak için öldürdüm...


 

1973 yılında bu soğukkanlı caninin yaşı 77 idi. Dünyanın hiçbir ülkesinin teröristinin yaşı 77 değildir. Demek bir anlık öfke ya da krizin eseri değildi. Yanikiyan yıllarca bir Türk’ü öldürmek için planlar yapmış, nihayet iki diplomatımızı alçakça şehit etmişti.
 

31 Temmuz 1980 günü T.C. Atina Büyükelçiliği İdari Ateşesi Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen ASALA teröristleri tarafından, sırf Türk oldukları için şehit edilmişlerdi. Şehit İdari Ataşesinin oğlu Alper olay sırasında 13 yaşında idi. Alper ablasının suçlarını saklıyordu. Bu acılı şehit çocuğu defterinde soruyordu: “Ne o unutuldu mu, kanları parmaklarımızın arasında kalan şehitlerimiz.”
 

Madrit’de değerli eşini Ermeni terörüne kurban veren rahmetli Büyükelçi Zeki Kuneralp, oradan ayrılırken ve diplomasi mesleğini noktalarken diyor ki; “Evet kolay değildir, Türk olmak. Ama Türk olmanın imtiyazı da o nisbette büyük değil mi?”
 

Neden, 21. yüzyılın bu ilk yılında Şark Meselesi (Doğu sorunu) veya Sevr Antlaşması, suni Ermenistan meseleleri ile gündeme getirilmeye çalışılmaktadır? Neden, Fransa Millet Meclisi 18 Ocak 2001 tarihinde “Fransa 1915 Ermeni soykırımını alenen tanır” şeklindeki yasayı kabul etmiştir? Neden, Türkiye emperyalist devletlerin yüzyıllardır gizli açık saldırılarına hedef olmaktadır. Bu mesele bir Ermeni sorunu mudur? Ermeni meselesi neden uluslararası bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Acaba Ermeniler Kafkasya’da yaşamayıp da, Asya’nın kuzeyinde veya Afrika’nın ortasında bir konuma sahip olsalardı, Fransa yine sözde Ermeni soykırım yasasını kabul eder miydi? Elbette ki hayır! Çünkü Fransa, Ermenileri bir taşeron güç olarak kullanarak Kafkasya’ya yerleşmek istemektedir. Ermeni meselesini başta Fransa olmak üzere Rusya, İngiltere ve Almanya, Kafkasya ve Hazar petrollerini ele geçirmek amacıyla gündeme getirmişlerdir. Yakın tarihe kadar devam eden Azerbaycan-Ermenistan savaşının en önemli sebebi de, Rusya ve batılı devletlerarasında petrolü ele geçirme, Kafkasya ve Hazar petrolleri ve petrol yolları üzerinde söz sahibi olma mücadelesidir. Ermenistan’ın bugün Azerbaycan’ın %25 büyüklüğündeki topraklarını işgal etmesinin perde arkasında da Rusya, Fransa, İngiltere ve Almanya yer almaktadır.
 

Türkiye ile Rusya arasındaki ihtilâfların başında Azerbaycan ve Kazakistan petrollerinin güzergâhı meselesi gelmektedir. Rusya petrolün Karadeniz’deki Novorossisk Limanına taşınmasını, buradan Boğazlar yolu ile Akdeniz’e ulaştırılmasını istemektedir. Rusya’nın Azerbaycan ve Kazakistan petrollerini Karadeniz-Boğazlar yolu ile Akdeniz’e taşımak hedefinin arkasında gizlenen amaçlarından biri, Türkiye’nin Boğazlar tüzüğünü geçersiz kılmak için Avrupa ülkelerinin desteğini almak idi. Ayrıca Rusya, Türkiye’nin Kazakistan ve Azerbaycan petrolü ile ilgili imzaladığı anlaşmaları gündemden çıkarmaya çalışmaktadır. Hâlbuki 20 Eylül 1994 tarihinde ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Türkiye, Norveç ve Azerbaycan’ın katıldığı “Uluslararası Petrol Konsorsiyumu Anlaşması” ile Azerbaycan petrolünün güzergahı Bakü-Ceyhan olarak belirlenmişti. Rusya, 20 Eylül tarihli anlaşmayı imzalamasına rağmen, bugün izlediği siyasetle, petrolün Bakü-Novorossisk veya Tengiz-Novorossisk hattı ile taşınmasını amaçlamaktadır. 21. yüzyılda da Kafkasya ve Hazar Bölgesinde petrol mücadelesi ve savaşı devam edecektir.
 

Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın işbaşına gelmesinden sonra, sözde Ermeni soykırım iddialarının dünya çapında kabul edilmesini bir dış politika hedefi olarak kabul eden Ermenistan Cumhuriyeti, maalesef Türkiye ile iyi komşuluk münasebetlerinin kurulmasını istememektedir. Bu düşmanca siyasete rağmen, Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.
 

18 Ocak 2001 tarihli Fransa Millet Meclisi’nin kabul ettiği bu yasa hakkında Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan, toprak taleplerinin hukuken olmayacağını, ama 1915 mağdurlarının tazminat isteyebileceklerini açıkça, diplomatik nezaket kurallarını çiğneyerek ifade etmiştir. Halbuki sayın Koçaryan, 1915-1919 yıllarının asıl mağdurları, Alaca’da, Yeşilyayla’da, Tımar’da, Zeve’de, Subatan’da, Oba’da, Hakmehmet’te kendi ata-baba toprağında, vatanında katledilen Müslüman-Türk insanıdır. Asıl tazminat talep edecek olanlar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yerli ahalisi Türklerdir. Bu vatanın asıl sahipleridir.
 

Ermenistan, devletler hukuku esaslarını ve kurallarını ihlâl ederek 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirgesinde, Ermenistan Cumhuriyeti 1915’de “Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabülünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir” demekte ve bu husus 23 Eylül 1991 tarihli Bağımsızlık kararı ile 1995 tarihli Ermenistan Anayasasında teyit edilmektedir. Bu suretle Ermenistan sözde soykırımın kabul ettirilmesi ve “Batı Ermenistan” olarak nitelendirdiği Türk toprakları üzerindeki talebini, gizli bir emel olmaktan çıkarmış, başka hiçbir ülkenin anayasasında rastlanmayacak şekilde komşu (!) Türkiye’nin toprakları üzerindeki gerçek hedefini dünyaya açıklamıştır.
 

Ermeniler gerçek maksatlarını da, Türk toprakları üzerindeki emellerini zaman zaman açığa vurmuşlardır. Şöyle ki 2000 yılında Taşnak Partisi Yüksek İcra Kurulu Başkanlığı’na seçilen Hrant Markarian, verdiği ayrıntılı bir mülakatta şunları söylemektedir: “Soykırımı tanıtma gayreti kendi başına bir araç değildir. Batı Ermenistan’ı kurtarma mücadelesinin bir aşamasıdır”.
 

Fransa’daki Ermeni diasporasının tarihte hiçbir zaman Ermenistan ve Ermeni halkı gibi bir problemi olmamıştır. Fransa’da yaşayan diaspora, ancak Fransız menfaatlerini savunmaktadır. Bugün Fransa’nın izlediği asimilasyon siyaseti ile Ermenilerin büyük oranda Fransızlaştırıldıklarını ve Ermeni kimliklerini kaybettiklerini açıkça ifade etmek mümkündür.                        
 

Ermenilerin iki asırdan beri Türk Milletine yönelik düşmanca bir siyaset takip ettiklerini şu kısa başlıklarla sizlere nakletmek istiyorum.


 

  • 1915-1919 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 519.000 Müslüman-Türk’ü katletmişlerdir.
     
  • I. Dünya Savaşı’nda Rus ordularına ajanlık yapmak suretiyle Çarlık Rus orduları Doğu Anadolu’yu işgal etmişlerdir.
     
  • Rusya’nın ve Batılı devletlerin bölgedeki taşeron gücü olarak uluslar arası anlaşmalara suni Ermeni sorununu taşımak suretiyle tarihi Türk topraklarında bir Ermenistan devletinin kurulmasını sağlamışlardır.
     
  • 1973-1995 yılları arasında Ermeni Terör Örgütü olan ASALA tarafından dünyanın 21 ayrı ülkesinde 41 diplomatımız alçakça şehit edilmiştir.
     
  • Bugün Rusların yardımıyla Azerbaycan’ın %25 oranındaki toprakları Ermeniler tarafından işgal edilmiştir. Bir buçuk milyon Azerbaycan Türkü de topraklarından zorla atılmak suretiyle zorunlu göçe tabi tutulmuştur.
  • Ermenistan, Devletler Hukuku Esaslarını ve Kurallarını ihlal ederek 1995 tarihli Ermenistan Anayasasında Türkiye’nin Doğu topraklarını; Erzurum, Kars, Ardahan, Ağrı, Iğdır, Erzincan, Van’ı, “Batı Ermenistan” olarak yayınladıkları haritalarda göstermektedirler.
  • Bugün ülke parlamentolarına taşınan sözde soykırım yasa tasarılarının arkasında Ermenistan devlet başkanı Robert Koçaryan ve Ermenistan hükümeti bulunmaktadır.
     

Türkiye’ye karşı bugüne kadar sürdürülen ve ilmi gerçeklere dayanmayan Ermeni Propagandası, ne bu Taşeron Devlet Ermenistan’a ne de Ermenistan’ı kendi siyasi, iktisadi çıkarları için kullanan Rusya, Fransa ve Batılı devletlerin hayrına olmamıştır ve olmayacaktır. Çünkü milletlerarası dostluk ebedi değil, menfaatlerle sınırlıdır. Ermeniler de tarihte her zaman Rus tarihçisi Veliçko’nun da ifade ettiği gibi, dostlarına ve efendilerine, Ermeni çıkarları doğrultusunda ihanet etmişlerdir. Bu siyasetle Ermenilerin, tarihi, siyasi, milli şahsiyetten mahrum bir millet oldukları gerçeği ortaya çıkmaktadır.
 

Ermenistan, Kafkasya’da bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmek istiyorsa, bu Türkiye ve komşularıyla iyi münasebetler kurmasına bağlıdır. Türkiye Ermenistan’a tarihin her döneminde dostluk elini uzatmış ve iyi komşuluk münasebetlerinin kurulması için Kafkasya’nın güvenlik ve istikrarı açısından büyük önem arz eden bir ülkedir. Ermenistan, Rusya ve Batılı Devletlerin bölgedeki taşeronluk görevcini terk ve işgal ettiği Azerbaycan topraklarını tahliye ederse, şüphesiz Kafkasya’daki çatışmalar sona erer ve bölgeye istikrar, huzur ve barış gelir. Tarihi bir gerçektir ki, kin ve nefrete dayalı politikalar, kesinlikle iflasa mahkûmdur. Bugün Ermenistan Kafkasya’da cep devlet konumundadır. Ermenistan’ın milli menfaatleri noktasında Türkiye ve Azerbaycan’la iyi komşuluk münasebetleri kurması gerekmektedir. Çünkü Ermenistan’da hayat standartları çok aşağı seviyede ve kişi başına düşen milli gelir seviyesi de çok düşüktür. 1972 yılında İstanbul’da iki Ermeni vatandaşımız Agop ve Vartan arasında geçen bir fıkra bugünkü Ermenistan’ın sosyo-ekonomik hayatını en güzel şekilde anlatmaktadır:
 

Agop ile Vartan acaba Ermenistan’a gitsek mi diye düşünüyorlarmış. Demirperde gerisine geçmek 1972 yıllarda zor işti. Agop, Vartan’a “ben Ermenistan’a gideyim Vartan sen İstanbul’da kal. Ermenistan’ın durumu, refah seviyesi iyi ise çoluğu çocuğu al Ermenistan’a gel... Durumu mektupla anlatamazsam, sana bir fotoğraf göndereyim... Eğer ayakta isem Ermenistan’ın durumu iyi, oturuyorsam bil ki kötü o zaman kesin gelmeyin...” Agop Ermenistan’a gittikten bir ay sonra bir fotoğraf göndermiş. Fotoğrafta Agop sırtüstü yatmaktadır. Bu fıkra Ermenistan devlet başkanı Robert Koçaryan ve Ermeni diasporasına çok şey anlatmaktadır.

KAYNAKLAR
Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslar’da ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi, I-IV, (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 1995.
Münir Süreyya Bey, Ermeni Meselesinin Siyasi Tarihçesi (1877-1914), (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 2001.
Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 1994.
Ermeniler Tarafından Yapılan Katliam Belgeleri (1914-1919), I-II, (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 2001.
Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi I-II, (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 1994.
Azerbaycan Belgelerinde Ermeni Sorunu (1918-1920), (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 2001.
Ermeni Komiteleri, (1891-1895), (Başbakanlık Osmanlı Arşivi Yay.), Ankara, 2001.
Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3’ncü Ordu Harekâtı, I-II, (Genelkurmay Yay.), Ankara, 1993.
Türk İstiklâl Harbi III, Doğu Cephesi, (ATASE Yay.), Ankara, 1995.
Türk İstiklal Harbi, I, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, (ATASE Yay.), Ankara, 1999.
Bilâl N.ŞİMŞİR, Documents Diplomatıques Ottomans Affaires Armenıennes, I-IV, Ankara, 1993.
Bilal N.ŞİMŞİR, British Document on Otoman Armenıans, I-IV, Ankara, 1989.
Rene GROUSSET, Hıstoıre De l’Armenie, Paris, 1947.
V.T.MAYEVSKİY, Voenno Statistiçeskoe Opisanıe Vanskogo, Bitlisskogo Vilayetov, Tiflis, 1904.
Documenti i Materyalı Po Vneşney Politik Zakavkazya i Gruzıi, Tiflis, 1919.
V.L.VELİÇKO, Kavkaz, Bakü, 1990.
B.N.ARAKELYANA-A.R.IOANNISYANA, Istorıya Armyanskogo Naroda, Erivan, 1951.
Esat URAS, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 1987.
Selami KILIÇ, Ermeni Sorunu ve Almanya, İstanbul, 2003.
Ahmet Refik (Altınay), Kafkas Yollarında, İstanbul, 1919.
Kâzım KARABEKİR, İstiklâl Harbimiz, İstanbul, 1988.
Yavuz ERCAN, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Ankara, 2002.
Cevdet KÜÇÜK, Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı, İstanbul, 1984.
Ermeni Komitelerinin A’mal ve Harekâtı İhtilâliyyesi, Haz.H.Erdoğan CENGİZ, Ankara, 1983.
Kâzım KARABEKİR, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Sarıkamış, Kars ve Ötesi, Erzurum, 1990.
Bilal N.ŞİMŞİR, Osmanlı Ermenileri, Ankara, 1986.
Alpay KABACALI, Hatıralar, Cemal Paşa, İstanbul, 2001.
A.Alper GAZİGİRAY, Ermeni Terörünün Kaynakları, İstanbul, 1982.
İsmet GÖRGÜLÜ, Atatürk’ten Ermeni Sorunu, Ankara, 2002.
Justin Mc CARTY, Ölüm ve Sürgün “Death and Exile”, İstanbul, 1998.
Abdurrahman ÇAYCI, Türk-Ermeni İlişkilerinde Gerçekler, Ankara, 2000.
Sadi KOÇAŞ, Tarih Boyunca Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, Ankara, 1967.
Bilal N.ŞİMŞİR, Şehit Diplomatlarımız, I-II, Ankara, 2000.
Urfalı Meteos Vekayi-Namesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), Çev.Hrant D.Andreasyan, Ankara, 1987.
Fahrettin KIRZIOĞLU, Anı Şehri Tarihi, Ankara, 1982.
Ali SEVİM, Genel Çizgileriyle Selçuklu-Ermeni İlişkileri, Ankara, 1983.
Mehlika AKTOK KAŞGARLI, Kilikya Tâbi Ermeni Baronluğu Tarihi, Ankara, 1990.
Abdurrahman KÜÇÜK, Ermeni Kilisesi ve Türkler, Ankara, 1997.
Erdal İLTER, Ermeni ve Rus Mezalimi (1914-1916), Ankara, 1999.
Yusuf HALAÇOĞLU, Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914-1918), Ankara, 2001.
M.Fahrettin KIRZIOĞLU, Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezalimi (1918-1920), Ankara, 1999.
Erdal İLTER, Ermeni Kilisesi ve Terör, Ankara, 1999.
Akdes Nimet KURAT, Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990.
Erol KÜRKÇÜOĞLU, Roma’dan Selçuklu İdaresine Ermeniler; (Atatürk Üniversitesi Yay.),  Erzurum, 2005.
Betül ASLAN, Erzurum’daki Ermeni Olayları (1918-1920), (Hatıralar-Belgeler-Kazılar), (Atatürk Üniversitesi Yay.), Erzurum, 2004.
Erol KÜRKÇÜOĞLU, 1918-1920 Türkiye-Azerbaycan İlişkileri, (Basılmamış Doktora Tezi), Erzurum, 1994.